HİNDİSTAN NOTLARI -2-
Şubat 19, 2019

HİNDİSTAN NOTLARI – 1

Yurtdışına turist götürmeyi seviyorum; geziyorum tozuyorum, abuk sabuk konuşuyorum, değişik insanlar tanıyorum, bir de üstüne para veriyorlar gibi geliyor; hele bir de grup eğlenceliyse tadından yenmiyor. Fakat neticede söz konusu Türkler olunca hiçbir şeyin garantisi yok, bu yüzden Türk grupların başında gidip tur liderliği yapmayı; yani yerel rehberlerin söylediklerini çevirmeyi, giriş çıkış saatlerini ayarlamayı; kısaca bir nevi “çobanlık” yapmayı sadece bayram seyran zamanlarında tercih ediyorum. Bir buçuk ay önce sevdiğim bir acente bayramda Hindistan turunu önerince, zaten uzun zamandır “Incredible India” (İnanılmaz Hindistan) temalı reklamlarının da etkisiyle orayı görme isteğiyle yanıp tutuştuğum için seve seve kabul ettim, yoğun sezonda her gün tur yapıp her akşam Hindistan çalıştım. Ve gene aynı acente bayrama iki hafta kala satışların kötü gitmesi sebebiyle turun iptal olduğunu söyleyince yıkıldım, kendimi maddi manevi çok hazırlamıştım. Fakat hayat her seferinde kendi kendini tamamlayan çemberlerden oluşuyor sanki; bayrama bir hafta kala başka bir acenta “Hindistan turu var yapar mısın?” deyince inanamadım; oysa ben yaptığım araştırmalar, okuduğum kitaplar, izlediğim filmler bile yanıma kar kaldı diyerek avunuyordum. (Bu internet çağında bir ülkeyi ziyaret etmenin tek yolu fiziksel olarak oraya gitmek değil çünkü.) Hülasa vizeyi filan hep son dakikada “Acaba çıkacak mı?” diyerek aldık, Hindistan’da da uçaktan ininceye, hatta ilk otele yerleşinceye kadar gerçekten oraya gelebildiğime inanamadım.

Bu notları, dönüş yolunda havalimanında ve uçakta; grubuyla birlikte kuzey Hindistan’ı ilk defa gezen, akşamları da grubunu otele bıraktıktan sonra her fırsatta kendini dışarılara atarak kaldığı şehirleri güneş batıncaya kadar tek başına yürüyerek tanımaya çalışan bir kadın rehber olarak yazdım. Bu yaptığım en temel Hindistan turu olan ve “Altın Üçgen” denilen Jaipur-Agra-Delhi şehirlerinin ziyaretlerini kapsıyor; anlatacakları tamamen kişisel gözlemlerimdir, şüphesiz dağınık ve çok eksiktir, ama gene de okuyanlara ilham vermesini dilerim.

İngilizce dilinde çalışan herhangi bir turist rehberine Hintli dediniz mi suratı yamulur, benden uzak allaha yakın olsun tepkisi alırsınız; “talepkarlar, kural tanımaz, disiplinsizler” denir, “baharat kokuyorlar” diyen de bulunur, şahsen hiç sevenine rastlamamışımdır. Ama bence Hintlinin iyisi gerçekten çok iyi olur, bugüne kadar beni en derinden etkileyen müşterilerim iki ayrı Hintli çiftti mesela. Hatta bu çiftlerden ilki ile rehberliğe başladığım ilk zamanlarda, sadece yarım günlük bir boğaz turu yapmıştım; kadın beni üç senedir sürekli Hindistan’a davet ediyordu, ben Delhi’ye gittiğimde maalesef onlar da ABD’deydi, pek üzüldük. Ama iyi ama kötü, Hintliler etkileyici olur; yani nasıl söylesem, nötr duramazsınız. Hindistan’ı da öyle; ya çok sever, ya nefret eder; ama asla kayıtsız kalamazsınız.

Gitmeden bir hafta önce acayip soğuk almıştım; deli gibi öksürüyordum, sesim kısılmıştı (hatta gitmeden üç gün önce müşterileri genel bilgi için telefonla arayınca telefonun ucunda ilkin öylece kaldılar çıkardığım sesleri duyunca), dolayısıyla bana Hindistan’ın sıcacık havası çok iyi geldi, yaz insanıyım arkadaş. 34 derecede bile içimde atletle gezdim bir hafta, müşterilere “Şimdi hava sıcak mı geliyor size?” diye sorunca “Yanıyoz, sen hissetmiyor musun?” cevabını aldım. Yoo, benim gayet iliğim kemiğim ısındı. Fakat son iki gün şu yeni mimariye göre yapılmış akıllı binalı otellerden birinde kaldık; bu sistemi kim bulduysa iki cihanda gün görmez olsun. Camları açamıyorsunuz, dolayısıyla odanın sıcaklığını sürekli çalışan bir klimayla ayarlamak zorundasınız, “Mecbur muyum lan, dışardaki havayı istiyom?” deme şansınız yok, illa klima olucak. Odamı bir türlü ısıtamadım, kaç kere teknisyenleri çağırdıysam ısıyı 23.5 derecenin üstüne çıkaramadık, en sonunda odama elektrikli soba koydular, abartıyorsam ne olayım. Kısaca Hindistan gibi yerde g.tümün donduğuyla kaldım. Klimayı bulan kimse o da rahat yüzü görmesin zaten, şu an uçakta ben ve bir sürü insan böhür böhür öksürüyoruz; yakınımda oturan, grubumdaki doktor beye sordum klimadan mı diye, evet alerji yapıyordur dedi. Doğru valla, ne zaman klimalı ortama girsem öksürürüm. Tur otobüslerinde de uzun yalvarmalar sonucu en alt düzeyde çalışmalarını lütfen kabul ediyorum, insanlık olarak 80.000 yıldır klima mı kullanıyorduk? Doğaya da zarar zaten, hayret bişey..

Doktor demişken grupta dört doktor vardı, bu Uzakdoğu turlarına bayılıyorlar anladığım kadarıyla. Doktor seven bünyemi yanıltmadılar; gayet makul, tatlı insanlardı ama.. Yazık bu insanlara yahu, cidden yazık. “Pistir” diye hiçbir yemeği yiyemediler, Türkiye’den peynir zeytin getirmişler, otelden ekmek alıp bütün seyahat boyunca sandviç kemirdiler. Kaç kere Hindistan’a gideceksin hayatım, ben de nefret ederim baharatlı yemeklerden ama gittiği ülkede Mc Donalds’a giden görgüsüz ABD’li turist durumuna düşmemek için yedim hepsini, en fazla mideni bozarsın? Ayrıca her halta karşı ilaç alıyorlar; vücudun savunma mekanizmasını, bunun güçlendirilmesi gerektiğini ben mi öğreteceğim size? Daha neler anlattılar, otel odasına girer girmez ilk başta çamaşır suyuyla her yeri temizliyorlarmış, hatta bir doktor arkadaşları çantasında streç film taşıyıp TV kumandası dahil her şeyi onunla kaplarmış. En bombası da grupta en sevdiğim doktor hanımın, öğrencilik döneminde evi dahil her yerde ojeyle işaretlediği tek bir çatal bıçak ve kaşığı kullandığını anlatması oldu. Tıptan soğudum yeminle..

Hindistan’da kadın olmak durumundan bahsetmesem olmaz tabii: Dünyanın bütün geleneksel toplumlarında hayat kadınlara, insan doğasının güçsüz bulduğunu ezme dürtüsü yüzünden zor. Ama Hindistan’da kadın olmak özellikle zor; inanmıyorsanız bir Google araştırması yapın: Ülkeyle ilgili bulduğunuz çoğu haber tecavüz edilen, toplu tecavüze uğradıktan sonra ağaca asılarak yahut yakılarak öldürülen kadınlar üzerine oluyor. Mesela bir köyde bütün erkekler genç bir kıza tecavüz edip öldürüyor, neden yaptıkları sorulunca “erkek arkadaşıyla el ele geziyordu, iffetsiz orospulara ne yapılır göstermek istedik” diye cevap veriyorlar. İki sene önce dünyayı sarsan iğrenç bir olayla herkesin dikkatini çeken Hindistan tecavüzleri; ülkenin bana göre en büyük sorunu olan kadına yönelik şiddetin sadece görünen bir yönü; öbürleri için buyurun buradan yakın: Kadın geleneksel olarak Hindistan’da erkeğe gelin giderken bir çeyiz vermek zorunda, bu yüzden toplum erkek çocuklarını “aslan parçası, soyumuzun devamı” diye görürken kız çocuklarını “giderken başlık parası verilmek zorunda olunan misafirler” olarak görüyor. Bir Hint atasözü “Bir kız çocuğunu yetiştirmek, komşunun bahçesini sulamaya benzer” diyor mesela. Zaten bu yüzden Hindistan’da ultrasonla cinsiyet belirlemek yasak, zira bebeğin kız olduğu öğrenildiği anda modern yahut geleneksel yöntemlerle hamilelik sonlandırılıyor; yoksul kesimlerde kürtaj pahalı bir yöntem olduğundan, kız bebekler doğduktan sonra gömülerek ya da süt dolu bir kovada boğularak öldürülebiliyor, bu yüzden de Hindistan’da erkek nüfusu kadın nüfusundan 50 (elli) milyon kişi daha fazla!

Yeterince dehşete düşmediyseniz devamı var: Oluyor ki erkek tarafı getirdiği çeyizi beğenmedikleri kızı, üzerine bildiğiniz gazyağını döküp yakarak öldürüyorlar! Bitmedi, kadınsanız ve tüm aşamaları geçip anne karnından, çocukluk ve evlilik aşamalarından sağ salim geçtiniz, kocanızı kaybettiniz, bu sefer de geleneksel olarak kendinizi kocanızın bedeninin yakıldığı ateşin üzerine atıp canlı canlı yakmanız bekleniyor! (Eğer daha “şanslı” bir dulsanız kendinizi yakmanız beklenmese de saçlarınızı dünyevi arzuların göstergesi oldukları için kazıtmanız, ömrünüzün sonuna kadar renkli hiçbir şey giymeyip matem rengi olan beyazlara bürünmeniz ve takılarınızı kapınızın önünde kırmanız bekleniyor. Ya da uğursuzluk getirdiğiniz için evinizden atılabilir ve kalan ömrünüzü sokaklarda hastalık ve sefalet içinde dilenerek, veya fuhuş yaparak geçirebilirsiniz.) Korku filmi sahnelerinden veyahut insan zekasının en korkunç yönleri kullanılarak yazılan bir romandan alınma değil maalesef bu son yazdıklarım, tamamen Hindistan gerçekleri. Nasıl ki bizim ülkemizde töre cinayetleri kanunen yasak ancak pratikte olağandır, Hindistan’da da durum aynen öyle. Eksik çeyiz cinayetlerine “mutfak kazaları”, zorla yakılarak intihar ettirilen dul kadınlara “sati” (sansikritçede “sadık eş”) deniliyor. Ve tabii olmazsa olmaz, bir klasik; Hindistan’da tecavüze uğramış kadın aile onuruna leke olarak görüldüğünden intihara zorlanabiliyor ve bu ölüme “Johar” adı veriliyor. Tecavüz olaylarının sıkça yaşandığı Hindistan’da pek çok tecavüz vakası bildirilmiyor ve bildirilenlerin de ancak yüzde 26’sında sanığa mahkumiyet veriliyor.

Sevdiğim bir ülkeyle ilgili bu gerçekleri kabul etmek, sevdiğiniz insanların korkunç yönlerini kabul etmek kadar acı veriyor. Benim asıl anlayamadığımsa bir sürü dinin doğduğu, hayvanların –din yüzünden bile olsa- çoğunluk tarafından yenmediği bu uhrevi(?)ülkenin kadınlara karşı nasıl bu kadar vahşi olabildiği. 700 sene önce Rajput kadınları, savaşta ölen kocalarının ardından, galip gelen ordu mensuplarının tecavüzüne uğramamak için kendilerini yakmışlar, sati geleneği böyle doğmuş. Daha sonraları, kocaya sadakati ve ölümünden sonra yaşamın anlamsızlığını kanıtlamak için uygulanmış. İnanışa göre sati, kişinin sadece kendisinin değil, tüm akrabalarının bundan sonraki yedi kuşağının günahlarını affettiriyor, üstelik yeniden doğuşta, yeryüzüne kadın değil, erkek olarak gelişin garantisini veriyor. Görülen o ki dünyadaki çoğu abuk sabukluğun kaynağında olduğu gibi bunun da altından din çıkıyor. Tek tanrılısı, kırkbin tanrılısı, gerçekten hepsi aynı.

Bir de gezerken kadın olma durumu var tabii, şunu baştan söyleyeyim ki erkek olmak bir gezgin için çok büyük avantaj. Yabancı bir ülkede size yaklaşanlara karşı duyduğunuz “bu acaba beni kazıklamaya çalışır mı?” şüphesine kadın olunca “bu acaba beni şaapmaya kalkar mı?” korkusu ekleniyor. Bir satıcıya yaklaşınca tipik diyalog şöyle oluyordu mesela:

-Merhaba, bunun fiyatı ne kadar?
-100 rupi. Nerelisiniz madam?
-Türkiye.
-Evli misiniz?
-?

Bir de kişisel ipucu: Gerek yurtiçi, gerek yurtdışında; ne düzeyde olursa olsun tacize uğradığınızda, başınızı çevirip bir şey olmamış gibi davranmaktansa sert çıkmanın her zaman işe daha çok yaradığını tecrübe ettim. Suratınıza dik dik bakılıyor mu, siz de bakın, gözlerini kaçırıyorlar. Rahatsız mı ediliyorsunuz, bağırıp gürültü çıkartın; aynen toz oluyorlar. Korkmayın..  (Devamı 2. bölümde…)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir