HİNDİSTAN NOTLARI – 1
Şubat 19, 2019
İZLANDALILARLA BİR HAFTA
Şubat 19, 2019

HİNDİSTAN NOTLARI -2-

Bu arada Hintliler korkunç satıcılar, aklınızı alırlar dikkatli olun. Mesela Jaipur’da dükkanlarda bilezik baktığımı gören sevimli bir satıcı seyyar çantasıyla arkamdan “medım medım” diye pıtı pıtı koşarak yetişti. Dünyanın en kolay kazıklanabilen insanıyım galiba; sonuç olarak Hindistan gibi bir yerde birkaç dandik aynalı bilezik ve bir ayakkabı çekeceğine otuz TL ödemiş bulunmaktayım. (El işleme, pirinç kaplama filan ama nasıl, neden diye sormayın ne olur.) Satıcıların istediği abuk sabuk fiyatların duruma göre üçte, duruma göre beşte birini teklif ediyorum (ne de olsa Kapalıçarşı tecrübeli insanım); ama satıcı yavru köpek gözleriyle bakıp kafasını iki yana sallayarak “ouu, plij dont şlayş may hırt” deyince dayanamıyorum. Ama çok güzel şeyler aldım.

Hindistan’ın en etkileyici yerleri hep sokakları; arabalardan salkım saçak taşan insanlar, bir yanda korna sesleri, öbür yanda çöpleri karıştıran domuzlar, yolda sere serpe yatan inekler.. Ama kalbimi bıraktığım iki yer oldu; birincisi inanılmaz atmosferiyle tarihi pembe şehir Jaipur, ikincisi Eski Delhi’nin en büyük camii Cuma Mescidi’nin yanındaki eski pazar. Aman yarabbim.. Oralara kim giderse benden selam götürsün. Ve tabii, Taj Mahal.. Ah Taj Mahal..

Marc Twain “İnsanlar ikiye ayrılır, Taj Mahal’i görenler ve görmeyenler” demiş. Haklı, az bile söylemiş. “Sarayın tacı”, mezarların en güzeli, Tagore’ye göre “zamanın yanaklarından akan gözyaşı”.. Taj Mahal’ı görmeden önce dünya üzerindeki bir şeyin bu kadar güzel olabileceğine ihtimal vermezdim. Nasıl yaptınız? Gerçekten, nasıl tasarladınız? O mermerleri nasıl oydunuz, duvarları o değerli taşlarla nasıl öyle süsleyebildiniz? Varlığınıza başka bir boyut katmak için, gidin ve Taj Mahal’i görün, ölmeden ikinci gruba geçin.

Ben, buraya turist olarak gelen Hintlilerin hepsi İngilizce konuştuğu için, Hintlilerin çoğunu şakır şakır İngilizce konuşur diye bilirdim, yanılmışım. Sokaktaki ortalama insan İngilizcenin i’sini anlamıyor. Ama siz onları anlayacaksınız! Ülkede yüzyıllarca hüküm süren Türk, Moğol ve Pers kültürlerinin etkisiyle birçok kelime ortak: Sebze, can, kurban, lal, zümrüt, hava, şalvar, pijama, divane, pervane, tufan, dünya.. Bunlar sadece benim tespit ettiklerim.

Japonca’da saygınlık belirten, isimlerin sonuna getirilen “san” ekini, bizdeki “can” kelimesini çağrıştırdığı için çok seviyorum. (Senemsan – Senemcan gibi). Hindistan’ın yüzde sekseninin konuştuğu Hintçede de –ci eki, bizdeki –cim anlamına geliyor, yani Senemci – Senemcim demek oluyor, ne kadar güzel! Benim için bu dilin bir başka güzelliği de ismimin burada da var olması oldu, adımı söylediğim herkes “Haa, Sanam?” dedi, meğer bu kelime “Sevgili” anlamına geliyormuş ve bu isimde çok ünlü bir şarkı varmış, duyan söylemeye başlıyordu. Adımı on defada ezberleyemeyen, en sonunda “Tamam cinnamon deyin” dediğimde anca seslenebilen batılılar kahrolun inşallah, artık yönümü hep doğuya vereceğim. Zaten Hindistan’da beyaz tenli kadınlara, yanlışlıkla Türkiye’ye düşmüş sarışın mavi gözlü Rus muamelesi yapılıyor -toplumdaki güzellik algısı önemli ölçüde teninizin açıklığına ve koyuluğuna göre belirleniyor- bu yüzden bir hafta boyunca yanıma her dakika birileri yaklaşıp resim çektirmek istedi, hayatımda görmediğim iltifatı gördüm.

Ben Hintlileri seviyorum arkadaş: Kafa sallamalarını, o tatlı aksanlarıyla bücinıs (business) deyişlerini, renkli giysilerini, ülkenin değişik değişik kokularını, sürreel filmlerini, Amitabh Bachaan’ı seviyorum. Hakikaten, gördüğüm hiçbir yere benzemiyor, Hintliler de kimselere benzemiyorlar: Hepsinin inanılmaz bir derinliği var. Belki de doğululuğu, benzer kültürler altında kalmış olmayı farklı yorumluyorumdur, ama konuştuğum her biri bende iz bıraktı. Bu arada dikkat edin o kafa sallama bulaşıcı, yemin ediyorum üçüncü gün kendimi onlarla konuşurken kafa sallarken buldum. Ayrıca bence bir kadına sariden (Sari, yani Hint kadınlarının uzun dolanan kumaştan giydiği giysi), bir erkeğe Sih sarığından (hani şu filmlerde hep gösterilen, erkeklerin kafalarına taktığı türban) daha fazla yakışacak bir kıyafet olamaz. Keşke Hindistan’da yaşasak da her gün sari giysem diye düşündüğüm oldu. Sokaklarda sürekli sapık gibi hayran hayran kadınların arkasından baktım, türban takan erkeklerinse kaçınılmaz olarak yüzlerine öyle öküz gibi bakıyorum ki, utanıp onlar başlarını öne eğiyorlar. Bir de çok sevdiğim bir huyları var, burada el ele tutuşmak bizdeki gibi bir tabu değil galiba; karşıdan karşıya geçemediğim iki seferde de bir taksi şöförü; bir de yoldan geçen genç bir çocuk elimden tutup karşıya geçirdiler. Tanımadığın birinin elini teklifsiz tutmak çok değişik geldi.

Son gün, çok ilginç bir şey oldu: Sabah otelin kahvaltı salonuna indiğimde bir örnek gri bir giysi giymiş elli kadar uzakdoğulu vardı, nerelisiniz diye sordum, çinlilermiş. Çin’e gittikten sonra doğaya, dünyanın kalanına ve birbirlerine eziyet üzerine kurulu kültürlerinden nefret etmiş, hatta oraya teklif edilen bir outgoing turunu müsait olmama rağmen kabul etmemiştim. (Kaba sabalıkları, halklarını köle gibi çalıştırarak dünya ekonomisinin anasını ağlatmaları, baskıcı rejimleri, kontrolsüz büyümeyle doğanın canına okumaları, azınlıklara yaptıkları sadistlikler, zevk için canlı hayvanları yemeleri, hep başka bir yazının konusunu oluşturur). Ama özellikle Pekin Havaalanına ilk girdiğimde yaşadığım ürpertiyi hiç unutamıyorum, baskıcı hükümetin alanın her yerine yazdığı kıpkırmızı, “Dikkat!” ile başlayan yazılar size dost bir ülkeden çok bir açıkhava hapishanesine girmek üzere olduğunuzu ilk anda anlatıyor. Zaten allah aşkına, işkenceleriyle meşhur başka bir ulus daha var mı dünyada? Tam bunları aklımdan geçirip “Şunları hiç sevmem” diye düşünürken, on dakika önce grubun içinde göz göze gelip gülümsediğim kel kafalı, tombiş yaşlı adam salonun diğer ucundan bana doğru dönüp, dünyanın en sevimli sesiyle “bıy bııııııııııııııy!” diye el sallayıp bağırdı; o an düşündüklerimden çok utandım. Bir an sonra da bütün grup ayağa kalkıp gitti zaten. Ben de dev bir sevgi kelebeğine dönüştüm.

Namaste size Ayşegül Ünlü, Eray Arici, Serhat Engül, Delhi uçağında tanışılan, sonra Hindistan’ın çeşitli yerlerinde karşılaşılan meslektaşlar, yeni arkadaşlar. Sonuç olarak ufacık bir başlangıç turu yapmama rağmen Hindistan bende çok güzel izler bıraktı; bütün kadınlara, çocuklara, sokak köpeklerine, asılma durumunun olmayacağını hissettiğim, “bundan zarar gelmez” diye düşündüğüm bütün erkeklere gülümsedim; hemen sıcacık onlar da gülümsediler. Seviyorum seni Hindistan. İnanılmaz Hindistan..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir